Kvsr’in dünü.

Güzel uyandım denilebilir. Kahvaltı falan gayet iyiydi. Herşey ergen kardeşimin balığını lavaboya düşürmesiyle başladı. O garip, ağlamaklı, şoka uğramış suratını görünce gülmüş olabilirim. Tamam, çok gülmüş hatta krize girmiş olabilirim. Ahaha lan gene gülüyorum dur. Cani falan değilim. Yanlış anlaşılmasın. Ben balığa eve geldiği ilk gün üzüldüm. Öyle içli, duygusal bir insanım. Tahminimden uzun yaşadı zavallı.

Neyse konuya dönelim.

Bir adet ergen kendi sorumsuzluğu yüzünden 3 yetişkin insanı hayattan soğuttu. Tam kendimi kaybedecekken o suratı hatırlayıp tekrar güldüm. Allahtan annem araya girdi. Sonra dışarı baktım tüm hafta yağmurlu ve soğuktu. Bugün ise yani dün gayet açık denilebilecek kadar az bulutlu, güneşli, hafif rüzgârlı, sıcağı rahatsız etmeyecek kadar yüksek yani ideal kıvamdaydı. Heh dedim çok güzel ipek eşarp takarım ben bu havada.

Taktım da.

Derken DT’den kahreden mesaj geldi. Kısaca şu yazıyordu;

“Aylardır gitmek için didinip durduğunuz ve sonunda vakti uydurup, bilet bulduğunuz ‘yastık adam’ oyunu sanatçı rahatsızlığından dolayı iptal edilmiştir. Yerine ‘bekleyiş ve karıncalar’ siz sanatseverler için sergilenecektir” vb vs.

Peki, bu sanatseverin yıkılan hevesi, yerle bir edilen hayalleri ne olacak sevgili DT. Boynum bükük çıktım evden. Kısmet dedim. Yok, bu kadar kolay kabullenmedim. Biraz sövdüm. Kuşu aradım. ‘Yerine oynanacak oyun çocuk oyunu mu la’ dedi.  Güldüm. özünde sakin insanım. Sakinleştim. Durağa yürüdüm. Bi mucize oldu ve dolmuş  hemen geldi. Bu bir işaret dedim. Geç kalmayacaksın.

Kuzeni aradım otobüs bekliyormuş 15dk içinde optide olmazsan tiyatroya yetişemeyeceğiz dedim. Evet, aynen böyle düzgün bir Türkçeyle.

10 dakika sonra yine aradım. Yanlış otobüsü bekliyormuş, şoför doğru olanın durağına bırakmış falan. Dolmuştan inmeden hemen önce kara bulutları farkettim. Ne ara geldiler diye düşünürken dolu başladı. “Nerde insem ıslanmam, kızlarla nasıl buluşsam, hızlı yağıyor, 5dakika yağsa sonra hafifler, ben yürürüm, kuş gelir, kuzen gelir, trafik olmaz, yetişebiliriz” vb vb. düşünürken indim 4 saniye içinde ıslandım. Sadece 4 saniye. Bereket bu sövülmez tabi. Eşarp takmıştım. Evet hatırladım. Hem de ipek. Sakindim. Durakta bekleyim dedim. baktım yukardan kaptırıp gelen bir nehir. Yok artık dedim. yaklaşık 2,5 dakikadır yağmur var ve kaldırımda nehir. Buna söverim işte belediyeden girdim … o kısımlara girmeyelim. Yüksek bir köşe bulup bekledim.  Sonrasında gelen aksilikler ;

– Kuş geldi. Arabadayız kuzeni arıyorum dedim, naptın. Dedi gene yanlış otobüsü bekliyormuşum. Sakindim. Taksi bul dedim yoldan geçmiyor ki dedi. Gene sakindim.

-Bekledik. Bekledik. Taksiden erken inmiş. Yürüdü yürüdü. Hala yetişebiliriz.

-Bi kaç kural ihlâli, radarda yavaşla sonra gene hızlan derken tam diğer kızlara kavuşup tiyatroya yetişecekken, polis yolu kapattı. Diğer şerit geçerken biz durduk.

– 1. Dakika

– 2. dakika, kuş, kısa bir korna çaldı. Polis baktı, biz başka yerlere baktık.

-3. dakika, yandaki amca abandı, arkadaki beyaz BMW sonra biz, sonra hep birlikte düğün alayına döndük. Burada salak bir keyif aldık niyeyse. Aslında gayet sakin insanlarız. Geçerken polislerle uzun bir bakışma kısa bir gülüş.  Sol şeritte yine koca bir otobüs faciası. Bugünü mü buldun be adam. Neyse.

-Hâlâ tiyatroya yetişebiliriz. Diğer kızları aldık son 2 dakikada DT ye şekil bir giriş yaptık diyorduk ki genel müdürlük yerine sahneyi isabet ettireydik  iyiydi. Güvenlik arkadan koşuyor falan. Ahaha güldüm gene düşününce. Kısmet dedik. Olmadı dedik.

Bu arada kızlara hâlâ oyun iptal, başkasına geldik demedik diyemedik.

Neyse sonra dedik. Olay yorum kuştan geldi ‘aman yastığın içine başka biri girseymiş’. Kitlendim. Konuşamadım. Baktım.  Bakıştık. ‘Karıncalar’la ilgili yorumunu almadık. Tiyatro faslını bitirip, sonunda aman öldü kurtuldu işte diyerek Türklüğümüzü gösterdik.

Yemek kısmına gelince kuş inatla mangal evi dedi. Girdik içerde bi koşuşturmaca. Herkes çılgınlar gibi bir şeye yetişmeye çalışıyor. Tabaklar gelip gidiyor, garsonlar koşuyor. Millet yıllardır burada yemek için bekliyormuş gibi. Kapıda sıra olanlar bile var. Garsonun teki bağırıyor ‘acil çay b12ye’. Biri de demiyor ki aga acil çay nedir. Altında yatan sebep şu; verin çayını da biran önce zıkkımlanıp gitsin. Sırada müşteriler var. Ellerinden gelse masalara alarm takacaklar. Süre dolunca zamanınız doldu lütfen bu masayı terkedin dicekler. Bence güzel fikir. Uygulanmalı. Yalnız benim gibi yavaş yemek yiyen biri için kaotik bir ortam. Yemek boyu dalga geçtik. Çok dalga geçtik. Garsonun teki duyup sövmüş olabilir ki çıkarken tümseği görmeyip bir amcanın üstüne hafiften düştüm. Şükür ki amca ordaymış. İyi misiniz kusura bakmayın diyorum hı hı diyor. 2 güleydi iyiydi. Onun yerine bizimkiler yerdeydi. Daha sonrasında olan aksilikler mi? olmaz mı.

– zorla beğenilen ayakkabıyı alacakken pos makinesi bozuldu.

– beğendigin şeyden tek bir tane kalması onu da başkasının alması.

– Avm’nin her tarafından çocuklu kadın erkek fışkırması. Onlara sözüm yok. Ağlayan hatta kendini parçalayan çocuklara da. Hatta yanımda oturan kadının gözümün içine bakarak çocuğunu sevdirmesine de. Çünkü özünde sakin bir insanım.

Genelde böyle şeyler yaşarım. Lakin dün doz aşımı oldu sanki. Tamamı böyle facia mıydı? Yok. Kendimizi gülerek kaybettiğimiz anlarda oldu. Hafif şizofrenik durumlar. Kötü gün. Kısmet deyip içime erken kapandım dün. Uykum gelmeden yattım. Tekrar saçma bir durumla karşılamamak için. Şimdi aklımda gene Rümeysa’nın yüz ifadesi. Salak bir sırıtma ::

Hiç bu kadar uzun yazı yazmamıştım. Gerçi yıllardır yazı yazmamışım. Uzun blog yazısı okumayı da sevmem pek.

Neyse. Kısmet.


Ankara da kış her daim soğuktur.Ayazı yakar. Bilinen bi klişedir bu. Yazıktır Ankara’dakilere. Havanın rengine bakıp ‘bugün güneş var ince giyinirim negzel’ deme şansı yoktur çünkü. Lâkin Ankaralı bugün şaşkın. Sabah kalktığında dışarı bakıp ‘hava güneşli iyi bari’ der ve ekler ‘nasılsa donacam’. Hırka yelek kaban atkı bere şal kış hazırlık takımını kuşanıp çıkar. Sonuç; şortta giyse olurmuş.
Yurdum otobüsçüsü ‘kış ayındayız nasılsa soğuktur’ anlayışına uygun bir içgüdüyle otobüsü saunaya cevirir. oh mis. Koltuğa yapışmak üzreyim bildiğin. ‘Cam yok mu birader?’ diceksin bende sana ‘Ay romatizmalarım ay bacaklarım diyen bir otobüs +45 var’ dicem. Halbuki 2 gün önce kafam kadar kar yağdı. şahitlerim var. şuan bu derece sıcak havayı samimiyetsiz buluyorum. Ankara da bozdu.

Okumaya devam edin

şüphe saçmalıktır. Çünkü,

-Ütüyü fişten çektin mi sen?
-Ne biliyim. Hastayım ya hatırlamıyom ya of. (ergen)
-Bedri bu fişi çekmemiş olabilir napcaz şimdi?
….
.gergin anlar.

Zibilyon km gittiğin yoldan geri döndürecek şey işte bu salak şüphe. O sıçtın mavisi eşliğinde gereksiz bir 2 zibilyon km daha yaptıran salak şüphe. Afyonu patlamamış bir grup insanın gereksiz uzatılan yolculuğu. İşte böyle güzel başladı gün.

Şüphenin anne içine ekildiği anlarda tek kelime etmemiş olmam içimde fırtınaların kopmadığı anlamına gelmiyor misal. Sağ tarafından ergen müsveddesine 1 uçan tekme, 2-3 yumruk, 1-2de güzel söz söyleyebilirdim. Ama yapmadım. Bayram dedim. Uyumaya devam ettim.

Bu gibi durumlarda ütü fişte takılı olsa oh iyi ki gelmişiz ya ev yansaydı demek, olayı daha hazmedilir yapar kanaatindeyim. Aksi taktirde (bugünkü) içinize oturan bir adet öküzle öfke, sinir hmax’a ulaşır. Evin yanması değil de köprüden, virajdan bir tarlaya uçma tehlikesi oluşur.

Böylesi bir ortamda espiri olsa komik olmayacak bir cümle söylenmemeli. Şunun gibi: hazır geri dönmüşken ben iniyim burda . Tek bakışı yetti haşin bakışlı mavi-yeşil (tanımlanamayan renk kombinleri falan işte) gözlü babamın. Peki dedim kaderimse çekerim.

Neticede ütü mutlu, bir gurup insan mutsuz ve ben uykuluydum. Gereksiz uzun yolculuk katlanılacak gibi değildi. Yolculuk sevmediğimden değil de gereksizliği çok koydu be sabah sabah. Bitti mi bitti. Aynı yolu 4 kez geçme şerefine nail oldum. Sabırsız bir insan için büyük olay.

Neyse kısmet.


Sevgili günlük,

Zincan’ın güneşi altında eriyip kaldırıma yapıştım.

Zincan’da ne arıyorum ben diye soruyorum. Dişçi diyorum. Peki diyorum. Zaten buna kafam bozuk. Dişlerim neden küçük? Genetik haritama ters. Diğer her şeyim gibi. Doktorla çözüm yolu bulamadık. Olamayacak her saçma seçeneği sordum. Yok, saçmalama dedi. İçinden daha hoş şeyler demiştir.

Müzik dinleyemiyorum. Aklımdan dün gece izlediğim Death Note’n hoş jenerik müziği geçiyor. İçimden onu söylediğimi sanıyorum. Zira o tekerleme gibi olan Japonca şarkıyı söyleyemem. İstersem söylerim lakin ezberlemeye niyetim yok. .

Sonra dolmuşa biniyorum. Yaklaşık yarım saat sonra.
Tam binemiyorum.
Sadece adım atıyorum. Basamakta gidiyorum. Seçme lüksüm yok.
Dolmuşla AŞTİ’ye gidenleri sevmiyorum.
Valizlerini bavullarını da sevmiyorum.
Bebek arabasıyla binen içinde 1 adet ağlayan bebeği olan kadını da sevmiyorum.
Ani fren yapan dolmuşçu için de aynı şeyleri düşünüyorum.

Bacaklarım kas yapmış halde dikiliyorum ta ki o acı frenle bir kızın üstüne abanana kadar.
O an benim için iyiydi. Kız için aynısını söyleyemem. Ama üzülmedim.
Evet. Pislik biriyim.

Sonra midemi bozdum. Öncede olabilir. Ama ben sonra farkettim.
Sonra derse giriyorum.
Sonra dersten çıkmak istiyorum.
Çıkamıyorum. O kadar gelmişim sonuçta.
Sonra ders bitiyor. Ve ben orda kalmıyorum tabi ki.
Sonra otobüse binmek istiyorum ama 1 saat bekleme olayını gerçekleştirmeden edemiyorum.
Yanımda büzüşüp koltuğa gömülen, uyuyan, asi metalci çocuğu izliyorum. Anlam veremiyorum. Ben yanarken bu sıcakta, O, kalın üstüne rağmen nasıl üşüyor. İzlemeyi bırakınca ‘Tıkanma’yı okuyorum. Sayfa sayısı az olmasına rağmen 1 haftadır elimde. Ayıp bu yaptığım diyorum.
Sonra uyumak için saatleri saymaya başlıyorum. Daha çok deyip önüme bakıyorum.

Tüm bunlardan sonra her şeyi eleştiren bir yapım var gibi görünebilir.
Çünkü öyle.
Daha öncede söyledim.
Pislik biriyim.
Neyse kafam güzel.


dramsal.

Harçların sadece 1. öğretim ve açık öğretimlilerde kaldırıldığı haberini görünce kalbimin sağ alt köşesinden başlayıp midemi karnımı barsaklarımı da içine alan bi öküz oturma duygusu kaplamış durumda. Sıkılmanın yanısıra malımsı harap bunalım durumum kat be kat artmış, hayatın sillesini bi kez daha yemenin verdiği haklı gururu daha bi bi fazla yaşamış durumdayım. Beni öldürmeyen acı güçlendirir sözünü kim çıkardıysa da bi yürüyüp gitsin. Pislik pislik küfürler geçiyor aklımdan yazmıcam buraya. Bütün bu duygu karmaşası içine bi de kendimden iğrenme dürtüsünü araya katmayım.

İlkokulu bitirince çevresine spor kompleksi yapıldı. Sıra altlarında, kapağı olmayan dolaplarda sürünen, bilmeyerek veli toplantısı öncesinde okul kütüphanesine bağışladığım caanım soru kitaplarımı 4 yıl boyunca koyacak yer bulamadım. Liseyi bitirdiğimiz yıl kişisel dolaplar yaptırıldı, sınıflar yenilendi, okula dış cephe bile yapıldı. 4 yıl boyunca değişmeyen rezil külüstür servisim bile değişti lan. Sonra sınav sistemi değişti olaylar gerildi. Şuurum gitti bir daha hazırlanmam dedim. Naptım. 2. öğretim yazdım. Şimdi son yılım kalmış, bari son yıl vermeyim şu gereksiz şeyi diyordum ki ne oldu. mık oldu. Verdiğim paranın hayrını görsem neyse. çıkış saattinde bahçe lambalarını bile kapattı sevgili dekancığım. Hocalar desen ayrı hoş. 3 yılda 50 tane ders aldım 2si iyiydi bak. 2 tane adam gibi ders gördük. negzel.

Peki bu 2. öğretimin hangi mantıkla fazla harç vermesini kim açıklıcak bana? Müthiş hocaların üstün yetenekleri yüzünden yerinden kalkmadan ders anlatması mı, 6dan sonra okulda fellik fellik çay içecek bi yer aramanın verdiği heycan dolu anlar mı, var olan bi kaç çay ocağımsı spor kompleksinin 5ten sonra kepenkleri indirmesi mi?

İndirim olaydı iyiydi. Kaldırılmasını beklemiyordum zaten.

Lakin sakinim ben.

Buradan Murphy amcaya selam yolluyorum. Toprağın bol olsun.


Anime

Televizyonda izlenecek tek tane bişey yok.  Bilgisayar şuan boş ve sıkıcı. Takılasım yok. Kitap okuyasım yok. Okumaya başlayınca bitirmeden bırakmıyorum falan.  Yazık ediyorum kendime. En güzeli bu ara bulaşmamak. Yattım ama uyku yok. Öylece duruyordum dayanamadım kalktım. Dedim bu saatte uyunur mu? Bünyeme ters. Tekrar televizyona baktım. Değişen bişey yok. Anime izleyim dedim.

Şimdi, Tenisu no Ōjisama diye bişey yapmış bu Çekikler, çerez niyetine günlük 5 – 10 bölüm gidiyordu. Basit düşüncelerim hâkimdi. Güzeldi o günler, anımsıyorum.  Bunu izledikten sonra Federer’miş Nadal’mış bir yürü git diyor adam. Yeminle Wimbledon’ı izleyemedim. Sıkıldım falan. O derece pis bir etki yaptı.Nerde driver b, jack knife, nerde tsubame gaeshi, nerde vb vs. adını hatırlamadığım bir sürü absürt isim. Slow motionun dibine vurmuştur bu anime. 1-2 dakika boyunca top havadayken zigzaglar çizip, kaybolup birden sağda solda belirebiliyordu.  Bu sırada insanlar ters taklalar atıp, birkaç metre yükseğe sıçrayıp smaç vurup aynı zamanda ters dönüp 2. Topu da karşılıyordu. En basitinden böyle anlatılır bu. Ses hızını geçen, kasırga etkili atışlardan bahsetmeyeyim. Daha neler neler. Tipik anime işte diyesim geldi şuan. Ama gerek yok.  Hey gidi hey.  Güzel de seslendirmesi vardı. Karakterlere tam oturmuş. Bir gün Japonya sokaklarında yürürken duyarsam birinden birini, koşup sarılırım. Benimsedim çünkü. Bir ara izlerken bu Fuji’yi kim seslendirmiş dedim nasıl bir tipmiş dedim bakıyım dedim.  Sonra ufak bir şok geçirmiş olabilirim. Neyse oraya girmek istemiyorum.  (Bir de fudy_46 diye biri var çeviri yapan zat. Yarım bırakmış. Ona da en içten sövgülerimi ileteyim buradan. )Kâh güldüm kâh sardırdım. 178 bölüm izledim.

Bitti. Bölüm sayısı uzun olunca ister istemez kaptırıyorsun kendini, bitince saçmalıyorsun. Feci boşluktayım anlatamam. Ailem olmuşlardı. Her birinin mimiğinden ruh analizini yapıyordum. Üstelik ulusal turnuvayı da yapmadan bitirdiler. Ayıp ki lan. Ayıp yeminle.

“Lan gece gece ne saçmaladın anasını git yat mal mısın” diyor içimdeki ses. İyisi mi bi çay içiyim. Sonra yeni animeye geçerim.

Kısmet.

 


542

Sıhheye duraklarında öbek öbek birikerek otobüs bekleyenlere nazaran Eryaman durağında tespih gibi dizilmek makbuldür. En güzelidir. İtiş kakış olmaz. Bu tespihleşmek bazen o kadar uzar ki, uzakta olan diğer durağın başlangıcında birikime uğrar. Çünkü güzel Ankaramın güzide otobüsleri bir türlü gelmez. Buna birçok neden söylenebilir. Bunlardan durakta en çok söylenenleri ise;

  1. “Etimesgut belediyesi Mhp’li, Melih ise Akp’li. Vermiyo dürzü Eryaman’a otobüs.” Cümlesi genel yargıdır.
  2. Gene İstanbul yolunda zincirleme kaza olmuştur. Milim ilerlemeyle geliyordur otobüs. Ondan gecikmiştir.
  3. Şoför servise geç çıkmıştır. İlk durağın orda çene çalıyordur.
  4. Kırmızı egolar verilmişse eğer, garanti arıza yapmıştır.
  5. Melih Eryaman’ı gözden çıkartmıştır.
  6. Aslında Eryaman diye bir yer yoktur. Herkes boşuna beklemektedir.

Tüm bunlar, itinayla her geç gelen otobüsle birlikte tekrar üstünden geçilir. Nitekim bugün de bu muhabbetin ortasındaydım. Durağın başını çeken isyankâr teyze, ortamın ateşini şiddetle körükledi. İnce bir sesle; “ben şikâyet ediyorum başka kimse aldırmıyor. Birkaç kişinin şikâyetiyle ne olur ki. 20 kişi toplanıp gitsek seferleri çoğaltırlar canım aaa bu ne yaağ”  vb. vs.

Geçen hafta da aynı muhabbet paralı otobüste geçmişti. Yurdumun otobüsçüsü destek aramak için dert yanmıştı. Ve pişman olmuştu. Karşısında 1 otobüs dolusu sinirli Eryamanlı olduğunu unuttu muhtemelen. “koskoca Sincan’da 163 otobüs var Eryaman mahallesinde 140 küsür ablacım bak mahalle sadece…”  Ablanın çok da umrunda sanki. İsterse 200 olsun ben gene bekliyorum diyor. Haklı. Sustu yurdumun insanı manidar bi son cümleyle, “zaten hiçbir şoför istemiyor burayı” Abla, “ay biz çok istiyoruz sizi, hıh!”.

Neyse. Bu akşama gelecek olursak millet 5. Sigarasını yaktı. Ayak çevrelerinde izmaritlerden çember olmaya başladı. Tavla neyim olsa birinin yanında, durak arası turnuva düzenlenir. O derece.  Psp oynayan, muhabbetin dibine vuran, aşk tazeleyip bi sonraki aşamaya atlayan, sinirden kuduran vb vs. Her telden insanın ortasında zavallı yalnız ben. Neyse girmicem o konuya şimdi.

Artık ümidini kaybeden kadının ağzından misafirlerine şu cümleler dökülür, “hadi biz alışkınız da siz yoruldunuz yaağ.”  Evet biz alışkanız. Bağışıklık kazandık. Böyle bir durum var. Sürekli otobüs bekliyoruz. 2 saat yolda geçiyorsa 2 saatte muhakkak durakta otobüs beklerken geçiyor. Çok sevgili Eryaman halkı soruyor. Niye böyle saçma salak bir hal içindeyiz? Yerinde bir soru. Cevap yukardakilerden biridir muhakkak.

Yoğun geçen günün ardından en vurucu kısım durakta beklerken yorulmak oluyor. Artık öbekleşen durak, hep bir ağızdan İ. Melih Gökçek’e hayır duaları etmeye başlıyor. Bu akşam da bol bol dua aldın Sevgili Melihciğim. Acınası durumlar vol:57951331. Sinirden mutasyona uğrayan ilk topluluk olma şerefine erişcez bir gün. Negzel.

Sonuç olarak 1 saat 10 dakika beklenilen otobüs gelince o şoförün yerinde olmak istemezdim. Duyarlı yaklaşıldı. Önce bir açıklamasını dinleyelim dediler. Dinlediler. 1 tane araç arıza yapmış.  “Saatte tek araç mı geliyorsunuz birader!” diye çıkışan amcam, canımsın. İsyankar teyzenin üstüne atlamasını beklemiştim lakin olmadı. Bir dahaki sefere artık. 12’de eve girmek de çok hoş. O değil de artık yoldan toplucak bizimkiler beni. O kadar sefilleştim. Otobüsten inemedim canım istemedi. Bütünleştim çünkü.

Velhasıl-ı kelam 542 seni sevmiyorum.


%d blogcu bunu beğendi: